
Ramazanın bitmesiyle beraber başlayan bayram, İstanbul'da Saray'ın çevresindeki birkaç top atışı ile halka duyurulurdu. Yabancı gezginlerden Philippe du Fresne Canaye 1500'lü yıllarda, top atışlarıyla bayramın gelişine dair gözlemlerini
"Le Voyage du Levant" adlı kitabında şöyle anlatır :
"Öğleye doğru toplumun ve kainatın büyük sevincini göstermek için sarayda topların olduğu kısımda ve tophanede korkunç bir şekilde gürültü ile toplar atılır, pek meşhur bayramlarda Roma'da olduğu gibi İstanbul'un vadilerinde ve tepelerinde öyle büyük bir gürültü işitilirdi ki dünyadaki bütün topçu birliklerinin hepsinin top atışı yaptığı sanılır.."
Bayram gelmeden önce büyük hazırlıklar yapılırdı. Dükkanlar güzel kumaşlarla donanır, evler madeni pullarla veya bayram uygun bir mevsime denk gelmişse çiçek ve yeşilliklerle süslenirdi. Bazıları işlemeler ve halılar sererlerdi. Bu gibi süslemeler evlerin dışından, dostlarla kahve, şerbet ve tütün içilen sofaya kadar konurdu.
Top atışlarıyla bayram ilan edilince şehirde şarkılar, utlar ve diğer müzik aletlerinin sesleri duyulurdu. Bayram süresince sokaklar insanlarla dolardı. 1678'de İstanbul'da bulunan Hollandalı seyyah Cornelius de Bruyn, "Voyage au Levant" adlı kitabında, bunun nedenini anlatır :
"...bu zamanlarda kadınlar serbestçe sokağa çıkabilirler, sokaklarda binlercesi görülür. Kadınlar senenin geri kalan bütün zamanlarında daima evlerinde kapalıdırlar."


Bayramın üç günü İstanbul'dan başlayarak bütün eyaletlerde her Türk evinde kutlanırdı. Bayramda, İstanbul'da bütün sokaklarda büyük salıncaklar kurulur, kadınlar ve erkekler salıncaklarda sallanarak eğlenirlerdi. Salıncaklar genellikle iki kişilikti. İki adam veya iki kadın olarak ikişer ikişer sallanılırdı.
Pietro della Valle, "Pietro's Pilgrimage" adlı kitabında, salıncaklarla ilgili gözlemlerini şu şekilde anlatır :
"...ağaç dalları, çiçekler, neşeli renklerle boyanmış tahta, gelin teli, çiçek ve kağıt süslemeler ve diğer süsler.. Her salıncak iki adam tarafından itiliyordu. Eğer yıldızları ellemek istiyorsanız sekiz adama kadar kiralayabiliyordunuz. Bir sazendeler grubu ve şarkıcılar da durmadan müzik yapıyordu. Bu delice bir eğlenceydi. Hem seyredenler için, hem de sallananlar için.. Ben de bunu denemeyi düşündüm ; ve çok hoşuma gitti. Benim için yeni bir şey olduğundan salıncakta düzgün hareket edemedim ve bu da kadınları eğlendirdiği, güldürdüğü halde çok eğlendim. Bu benim neşemi artırdı ve bilerek kötü sallanmaya başladım, sonunda onlar beni elbiselerimden tutarak durdurdular.."

Bayramda yaşça ve rütbece büyüklerin elleri öpülürdü. Bayramın birinci günü devlet erkanı ve vezirler padişaha bayram tebriklerini sunarlardı. Philippe du Fresne Canaye, bu tebrikleşme faslını anlatır : "...Pek büyük İmparator olan o (Padişah II. Selim) yeni elbiseler giymiş olarak kendisine gelen bu erkana bakar. 'Mehmed Pacha' (Sokollu) ve bütün diğerleri sonsuz sadakat ve itaatle onun ellerini öperler...
"Bu merasimden sonra paşalar evlerine dönerler ve evlerinin bütün sakinleri tarafından aynı şekilde paşaların eli öpülür. Sonra otururlar ve bayram süresince kendilerini ziyarete gelenlere yemek verirler ; ve söylenir ki, paşalar yemek yemeye ve oturmaya gelen kimse kalmayıncaya kadar sofrada kalırlar. Gerçekten bu adet bana şahane ve övülmeye değer göründü ve böyle ziyafetler 'prensler' ve tebaaları arasında büyük bir geçim olduğunu gösterir.."
1610'da İngiliz Georges Sandys, "Sandys' Travailes" adlı eserinde, bayram süresince dervişlerin rastladıkları herkese lale ve diğer önemsiz şeyler vererek karşılığında bahşiş aldıklarını yazar.
Bayramda üç gün süreyle yapılan eğlenceler ve şenliklerde gençler cirit oynarlar, bazıları da kaslarının ve hünerlerinin gücünü sergileyen gösteriler yaparlardı. Bayram şenlikleri İstanbul'da geceleri limandaki ve şehrin çevresindeki bütün gemilerin aydınlatılması, ışıklarla donatılması, minarelerin ışıklandırılması ve atılan havai fişekleriyle devam ederdi..
De Bruyn, gemi direklerinin tepesinden aşağılara kadar, halatların yeşil ve diğer renklerde küçük cam lambalarla süslendiğini, bu lambaların aynı zamanda İstanbul'da bütün minarelerde ve kulelerde bulunduğunu yazar..
1615 yılında İstanbul'da bulunan Pietro della Valle, içlerine küçük kulecikler yerleştirilmiş on altı kayıktan bir saat süreyle çok miktarda havai fişeğin atıldığını görmüştü..

GÜLGÜN ÜÇEL-AYBET'in "Avrupalı Seyyahların Gözünden OSMANLI DÜNYASI VE İNSANLARI" adlı kitabından derlenmiştir...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder