Sayfalar

698 ) KEYİF ERBABI OSMANLI'NIN TÜTÜNE ALIŞMASI !..



Yazılan tarihle yaşanan arasında bazı farklılıklar ya da uçurumlar olduğu tartışma götürmez. Çarpıtma ve tahrifatların, birilerinin işine geliyor diye tarih olarak yutturulması ise bambaşka bir inceleme konusu..
Gel gelelim gerçeğin yerini sahtesinin aldığı tarih konusu, bir gayya kuyusu.. Herkes bir şey söylüyor ama kaynaklara başvuran ve konunun uzmanlarına soran çok az nedense. Aslında neden belli : "Yeni" diye eskisini, hatta eskisinden de beterini ve kof olanını dayatmaya uğraşanlar, "şanlı" tarihten parçalar koparıp bunları kendince birleştiriyor. Üstelik elinde tuttuğunu yorumlamaktan kaçınarak.. 
Bu aralar Osmanlı konusu tavan yapmışken geriye yaslandığımız ve referans alıp pek bir moda ettiğimiz o parçaları daha dikkatli okumamız lazım. Geçelim yakın tarihi, uzaktaki hakkında ne biliyoruz ? Ne kadar biliyoruz ? Daha da önemlisi, bildiklerimizin ne kadar bilgi ?.. Konu netameli, dallı budaklı. En iyisi biz kültür tarihinden yürüyüp bugün bir sürü insanın öykündüğü 17. yüzyıla uzanalım. 



Hristiyan ailenin oğlu olarak Kıbrıs'ta doğan ve çocuk yaşta devşirilip Osmanlı evladı yapılan Ahmed er-Rumi el Akhisari, adından da anlaşılacağı gibi Akhisar'da yaşamış Hanefi alimiydi. "Anadolu püriteni" (Püriten : 16. ve 17. yüzyıllarda Kraliçe I.Elizabeth'in İngiliz Kilisesinde başlattığı reformist harekete karşı çıkan, kendini "saflığı aramak" olarak tanımlayan bir Protestan doktrini ve ibadet şekli) olarak bilinen bu zat, kimilerine göre kendi halinde bir alim, kimilerine göre Osmanlı topraklarını Vahhabilik ile tanıştıran Kadızadeli hareketinin hızlı bir üyesi..
Din alimi ve risale üstadı olarak nam salan Akhisari'nin birbiri ardına yazdığı risalelerde İslam'ın hemen her sokağına girip çıktığı görülüyor. Katip Çelebi, onu "Fanatiklik yüzünden çıkan ve hiçbir yararı olmayan münakaşalardan uzak durmayan biri" şeklinde niteler ; katı ulemanın ve yasakçıların yanında saf tutan Akhisari'nin, Osmanlı sokaklarında hızla yayılan tütün içmeye kafayı takıp "Risaletü'd Duhaniye"yi (Tütün Risalesi) yazmasını, durduğu bu yere bağlayabiliriz..
Osmanlı'nın, hem mali hem de manevi çöküş yaşamaya başladığı 17. yüzyılda adı duyulan Akhisari, aynı dönemde "Osmanlı elden gidiyor" deyip harekete geçme gereği gören başkaca ulema ve alimlerle kol kola girer.
Gerçekte bunu, Osmanlı'nın 17. yüzyılda geçirdiği evrimden duyduğu kaygıyla yapar ama musikide olduğu gibi pek çok yeniliği günah ve küfürle eşleştirmesi de durumun abesliğini gösterir..
Akhisari'nin yer aldığı grup, yine Katip Çelebi tarafından "Sultanın disiplin altına alması gereken fanatikler" içine yerleştirilir. Denetlenmediği taktirde devletinki değil imamların yetkisi konuşmaya başlar ve onlar her konuda "icat çıkarır"..
Akhisari ise yenilikler getiren ve bunların uygulayıcısına dönüşen devlet yetkililerini şeriata uymamakla suçlar. Ona göre şeriat, "zorbalığı engellemenin yoludur." Kendisi de bu yola gönülden bağlıdır. Bu nedenle Osmanlı topraklarına giren tütün, ona göre toplumsal felaketin ayak seslerinden yalnızca biridir. 
Tütün, Osmanlı'da herhangi bir anlama sahip değilken afyon ise tam tersi bir yerde durur. Batı'ya Osmanlı'dan giden afyona karşılık İngilizler de Osmanlı'yı tütünle tanıştırır ve olanlar olur. Dördüncü Murad'ın keskin yasaklarının dışında tütüne nasıl tepki verildiği ya da onun ne şekilde algılandığı önemli. Haz alınan, rahatlatan ve alışkanlık yaratan bu ürün, kahvehanelerin vazgeçilmezi haline gelince ulemanın dikkatini çekmeye başlar. Arka arkaya fetvalar verilir. Akhisari'nin risalesi de bu fetvalara dahil edilebilir..
Şarap, afyon, kahve ve kenevirde olanın aksine, tütüne haram diyen bir ayet veya hadis bulunamayınca ulema da tütünü yasak kılmanın yollarını arar. Kültürel, sosyal ve dini tartışmalar açmayı hedefleyen Akhisari, "Duhaniye" ile bir anlamda ortam yaratır veya hazırlar. Sağlığı, başka yasaklayıcı hadisleri ve Batı'ya duyduğu güvensizliği öne süren Akhisari, tütün için kalemini sivriltir ve haram müessesesini çalıştırır.. Tütünün "zararlı ve kötü kokulu olduğu için" haram sayılması gerektiğini söyler ve tezini Kur'an'la, hadislerle ve farklı ulemaların görüşleriyle destekler. Sis çökmüş kahvehaneler ve sokak sokak gezen tütün dumanı, Akhisari ve onun ulema dostlarını günden güne rahatsız eder. "Ahlak dışı" ve "yozlaştırıcı" dediği kahvehaneleri sıkı takibe alırlar. Katip Çelebi'nin "kenar müftüleri" dediği ve Dördüncü Murad'a tütünü yasaklaması için fikir verenlerle yan yana bir isim Akhisari.. Fakat tüm çabasına ve püriten tavırlarına karşın o ve arkadaşları, tütünün Osmanlı ahalisi arasında yayılmasına engel olamaz ; çünkü Akhisari gibi düşünenlerin "reform" dediği yasaklama "kültürü", hemen tepki görür ve tütün daha çok içilir..
Şaraba benzetilen ve bu nedenle günah sayılan tütün, bazı Sufiler tarafından da içilmeye başlayınca kimi ulema tarafından usta bir manevrayla önce "mubah" (Dince günah ya da sevap olmayan), sonra da "mekruh" (Dinen yasak olmamasına rağmen yapılmaması istenen) ilan edilir. Burada halkın alışkanlıklarına göre görüş değişir ; tütünün haramdan mekruh sayıldığı döneme kadar geçen sürede tiryakilik çoğalır. Alimler ve ulema da buna göre vaziyet alır.
Akhisari, fetva verircesine kaleme aldığı risalesinde tütün içmeyi daha çok dini gerekçelerden hareket edip zevk vermesinden ya da kişiyi sorumluluklarından alıkoymasından dolayı haram sayar. Çoğunlukla net konuşmasına rağmen, ulemanın tütünle ilgili kafa karışıklığı Akhisari'ye de yansır. Kiminin "şifa veriyor" dediğine bir başkası karşı çıkar, kitaptan ve hadisten söz açar ama yine de kimse tezini sağlam bir yere oturtamaz. Çünkü ne kadar yasaklanırsa yasaklansın ve "haramdır" diye fetva verilirse verilsin tütün, 17. yüzyılda Osmanlı'da hızla yayılır. Akhisari, tütün kullananın kullanmayandan ayrılması, hatta neredeyse toplumdan dışlanması gerektiğini ima eden cümleler kurar. Ona göre, "Mümin insana düşen, azap ehline benzememesi ve azap aracı olan böyle bir şeyi kullanmamasıdır."
Afyon ve kahve gibi tütün de "kişiyi yozlaştırdığı" gerçeğiyle "insanın dürüstlük, cesaret ve namus gibi asli özelliklerine zarar veren" tehlikeli madde kategorisine sokuluyor Akhisari tarafından. Bir bakıma o, kıyas yoluna gidip yürüttüğü "mantıkla" birtakım çıkarımlara varmayı deniyor, dolayısıyla bir "içtihadı(görüşü) takip ediyor." Bu anlamda Akhisari ters reformcu kimliğiyle öne çıkıyor. 
Akhisari'nin risalesinin bugün de güncelliğini koruduğu ortada çünkü benzer tartışmalar bu topraklarda hemen hemen aynı gerekçe ve bahanelerle sürüyor. O dönem gücü elinde tutanlar, kimi alimlerin ve ulemanın etkisiyle tütünü yasaklama yoluna gitti. Tartışma büyüdü. Ancak halk arasında algı farklıydı. 



KISSADAN HİSSE : Tütünün kokusu ve dumanı, Akhisari ve arkadaşlarını neredeyse gücendirecek ölçüde etrafa yayıldı. O ünlü kahramanlık marşının tersine insanlar, duhana (tütüne) karşı olan alimleri ve ulemayı çok da ciddiye almadan, bir elde tütün bir elde kahve Osmanlı sokaklarında boy göstermeye devam etti..



ALİ BULUNMAZ'IN, CUMHURİYET KİTAP'TA YER ALAN, "KEYİF VERİCİ MAMULATIN OSMANLI SERÜVENİ" BAŞLIKLI YAZISINDAN ALINTIDIR..

697 ) SİYAH RUS !..

   

Vladimir Alexandrov'un yazdığı "Siyah Rus" adlı kitap bize inanılmaz bir yaşam öyküsünü aktarıyor. Bir roman değil, nesnel bir biyografi bu. Ama öylesine akıcı ki, bir romandan bile daha keyifle okunabiliyor..
Kitabın başkahramanı Frederick Bruce Thomasİç Savaş bittikten yedi yıl sonra, 1872'de Birleşik Devletler'in güneyinde Coahoma County'de dünyaya gelmiş. Anne ve babası, Hannah ve Lewis Thomas, savaştan önce köleler. Ama Lewis kısa sürede toprak sahibi olmayı ve para kazanmayı başarır. Köle kökenli bir siyahinin toplum içinde böylesine yükselmesi, bölgenin beyaz zenginleri tarafından hoş karşılanmaz. Çeşitli baskılar sonucu aile topraklarını yitirir ve Memphis'e göçer. Baba, 1890 yılında evlerinde kiracı olan bir diğer siyahi, Frank Shelton tarafından öldürülür. Babasının ölümünden sonra Frederick evden ayrılır ve Chicago'ya gelir. Büyük bir otelde garson olarak çalışmaya başlar. Hizmet sektöründeki çalışmaları önce Chicago, sonra New York'da devam eder. 1895 yılında bir transatlantikle İngiltere'ye oradan da Paris'e geçer. Amerika ile karşılaştırıldığında siyah olmanın sorunlarını hemen hiç hissetmediği bu şehirde yaşamak Thomas için olağanüstü bir şeydir. Beş yıl boyunca Avrupa'nın büyük şehirlerini en güzel otellerde çalışarak gezer : Ostend, Cannes, Cologne, Berlin, Düsseldorf, Leipzig, Monte Carlo, Milano, Venedik, Trieste, Viyana, Budapeşte.. Bu süre içinde metrdotel seviyesine yükselir, kendini mesleğinde başarılı bir kişi olarak kabul ettirir..
Thomas 1899 yılında Rusya'ya göçer. Önce Moskova'da bir lokantada garsonluk yapar. 1903 yılında ise Moskova gece yaşamının en önemli mekanlarından olan "Aquarium"da metrdotel olarak çalışmaya başlar. 1907 yılında kentin en şık lokantası "Yar Restaurant"da aynı görevi üstlenir. Giderek ilişkileri ve itibarı iyice yükselir ve 1911 yılında Aquarium'u iki ortağıyla birlikte işletmeye başlar. Kısa sürede mekan Moskova'nın bir numaralı gece kulübü haline gelir. (altta)



Thomas, çeşitli müzikal gösteriler yanı sıra 1912 yılında Amerika'nın siyahi ağırsiklet boks şampiyonu Jack Johnson'ı da Rusya'ya getiri ve gösteriler düzenler. İki yıl sonra 1913'de eski bir tiyatrodan bozma Maxim'i açar. Her iki mekanı da yönetmeye 1917'ye kadar devam eder ve bu girişimlerinden büyük miktarda para kazanır. 
Thomas'ın kazandığı başarı Ekim Devrimi ile bir anda sıfırlanır. Bolşevikler Aquarium'u işgal ederler, banka hesaplarına el konulur. Daha yeni satın aldığı blok apartmanlar devletleştirilir. Bir süre önce gelişmelerden endişelenerek Odesa'ya göçmüş olan Thomas ve ailesi (üçüncü eşi Elvira ve üç oğlu) 1919 Nisan'ında tıka basa dolu bir gemiyle zor bir yolculuk yaparak sonunda İstanbul'a gelirler..
Frederick Thomas İstanbul'da her şeye sıfırdan başlamak zorunda kalır. İstanbul'un işgal yıllarıdır ve kentin eğlence yaşamı oldukça zengindir. Geleli daha bir ay olmadan iki ortak bularak Şişli'de La Paix Hastanesi'nin karşı sırasında bir kulüp açar : "Anglo-American Garden Villa", ya da daha tanınan adıyla "Stella Kulübü"..



Stella ; birinci sınıf Rus-Fransız mutfağına sahip "bahçe restoran"ı, Amerikan barı, özel odaları, büyük dans pisti, çingene müzik topluluğu ve varyete numaralarıyla hemen popüler olur..
"Stella" Thomas'a yetmez ve 1921 yılı yaz bitiminde yeni bir yer açmaya karar verir. Bu yer, Sıraselviler Caddesi'nin başında yer alan, o dönemin en şık sinemalarından "Majik"in bodrumudur..Thomas sonunda kış-yaz kullanılabilecek bir mekana kavuşmuştur, hem de şehrin nabzının attığı Taksim Meydanı'nın dibinde.. Adını Rusya'daki kulübünden taşır : Maxim.. Ya da Türkçe okunuşuyla "Maksim"...



Evet hepimizin bildiği Maksim'in tarihini başlatan işte bu Siyah Rus'tur !.. Maksim'de çok başarılı yıllar geçirir Thomas. Ama sonunda işler kötüye gitmeye başlar. Bunun asıl nedeni ise 1925 sonbaharında Yıldız Sarayı'nda açılan kumarhanedir. Çünkü burası sadece şık bir kumarhane değil, aynı zamanda dans salonları, barları, restoranlarıyla şehrin yeni çekim merkezi olmuştur. Müşteriler hızla buraya yönelir ve Maksim gözden düşer. Thomas'ın işleri bundan sonra giderek daha kötüleşir. Borçlarından dolayı hapse düşer. Sonunda buradaki yaşam koşulları nedeniyle hastalanır. Hastalık hızla ilerleyince Pasteur Fransız Hastanesi'ne kaldırılır. Frederick Thomas 12 Haziran 1928 günü 55 yaşında ölür..
Bu olağanüstü yaşam öyküsü, çok ustaca bir kurgu ile kitaba aktarılmış. Yazarımız Vladimir Alexandrov Amerikan, Rus ve Türk kaynaklarını elden geçirerek, Thomas'ı her döneminde izlemiş ve kaleme almış. 19. yüzyıl sonlarında Thomas gibi, döneminde hor görülen bir Afrikalı-Amerikalının kayıtlarını bulabiliyorsunuz. Rusya'nın devrim öncesi gazetelerini ve broşürlerini elden geçiriyorsunuz. Cumhuriyet'in ilk yıllarında İstanbul'daki Amerikan Konsolosluğu'nun tutanaklarını okuyabiliyorsunuz. Sonunda "Siyah Rus" Thomas'ın yaşam öyküsü ete kemiğe bürünüyor..



GÖKHAN AKÇURA'nın "Radikal Kitap" dergisindeki yazısından alıntıdır..  



NAZIM HİKMET de "835 SATIR"da, Maksim'in o eski şaşaalı günlerine şu dizelerle yer vermiş :

"Çalsın Maksimbarın cazbant kolu
çal bre kara köpoğlu
anlatayım konstantinopl'u ; 
Yüzük, bilezik, gerdanlık, küpe
müslin, krepdöşin, tül, ipek
-Şu herif de karıma sersemce kur yapıyor pek !.."

696 ) FRENGİSTAN'IN KAPISI BEYOĞLU !..



İstanbul şehrinde Avrupai modaların ülkeye girmesi ve sakinlerinin pek çoğunun hızla değişen örf-adetleri bakımından diğer tüm bölgelerden daha etkin sayılan bir yer vardı.. Söz konusu bölge, kimilerince, tıpkı dört yüz yıl önce Tursun Bey'in yaptığı gibi, Frengistan, yani Avrupalılar ülkesi diye isimlendirilecek kadar toplumun geleneksel ve muhafazakar unsurlarınca farklı görülen, İstanbul'un "yabancı" semti Beyoğlu idi.. Tiyatroları, gece kulüpleri, büyük mağazaları, kafeleri, meyhaneleri, Avrupa kitapları ve dergileri bulunduran kitapçıları, genelevleri ve yabancı büyükelçilikleri ile, burası tarihi şehrin daha ağırbaşlı toplumunun kısıtlamalarından kaçmak, daha "Avrupai" bir atmosfer solumak, en son Avrupa modasının ürünlerini almak ve Abdülhamid'in hiç hoşlanmadığı radikal siyasi fikirlerle haşır neşir olmak isteyen herkes için bir çekim merkezi idi.. 
Burası Avrupa'dan gelen yeni icatların ilk kullanıma sunulduğu yerdi. Gaz lambaları ilk Beyoğlu'na gelmiş, semtin sokakları 1856'dan itibaren Dolmabahçe'deki sarayın Gazhane'sinden gelen gazla aydınlatılmaya başlanmıştı. Şehirdeki ilk tramvay Beyoğlu'nda faaliyete geçti. İlk metro hattı (hatta dünyanın ilk metro hatlarından biri) Fransız Eugéne Henri Gavand tarafından 1875'de, kıyıdaki Karaköy'ü denizin yukarısındaki tepede yer alan Galata'nın anacaddesi İstiklal Caddesi'ne bağlamak üzere inşa edildi. Şimdi "Tünel" diye bilinen bu metro hattı hala faaliyetini sürdürmektedir. 1895 yılı sonbaharında Edison'un kinetoskop-fonografının Pera'daki dükkanlardan birine kurulmasıyla, yeni bir icat olan sinema ile ilk tanışanlar Beyoğlu halkı oldu. Bunu, burada bulunan Sponeck Birahanesi'ndeki sinematograf gösterileri izledi.. 



Her şeyden önce,burası cıvıl cıvıl bir bölgeydi. Herkes, her sınıftan insan, şehrin tüm önde gelenleri ve toplumun üst tabakalarından çok sayıda kalburüstü şahsiyet, gezinmek, kahvelerde yorgunluk atmak, gürültülü ve hareketli Cadde-i Kebir ya da La Grand Rue de Pera adlı, bugünkü İstiklal Caddesi'nde alışveriş yapmak ve "apukarya", yani "Büyük Perhiz"den önceki karnavala katılmak için Haliç üzerindeki köprüden buraya akın ederdi. 
"Apukurya" aslında dini bir anlama sahipti, zira "Apokréa", dindarlar için asıl anlamıyla ete veda günü olan Büyük Perhiz'den önceki ikinci pazar gününe verilen addı. Ancak pek çok kişi için bu gün "karnaval şenliğinin" doruğa çıktığı gündü. Her ne kadar apukurya şenliklerinin çoğu Fener, Kumkapı ve Kurtuluş gibi Hristiyanların yaşadığı yerlerde yapılsa da, şenliğin esas merkezi, karma dini ve etnik yapıdaki kozmopolit Beyoğlu idi..
Karnavalın gelişi, Bon Marché, Pazar Alman ve Karlman'ın vitrinlerinde karnaval kostümlerinin ve Rumcada "mucunu", Türkçede "yüzlük" denilen karnaval maskelerinin boy göstermesinden anlaşılırdı. Apukurya başladığında, sokaklar maskeli insanlarla dolup taşardı. Herkesi karnaval heyecanı sarar, en uyuşuklar bile canlanırdı. Karnavalın çılgın heyecanıyla ve ölçüsüzlüğü ile mest olan Beyoğlu sakinleri, gönüllerince bunun keyfini çıkarırlardı..

  

Akşamları, Galata'İstanbul'a bağlayan köprü kaldırılıyordu. Bunun belirli bir saati yoktu. Yatsı ezanı okunurken köprü aniden ve uyarıda bulunulmaksızın kaldırılabiliyordu. Genelde yarı uyuklar durumda iki yaşlı gece bekçisinin ve köprünün iki ucuna gerilmiş iplerin varlığına rağmen, insanların köprünün yokluğunu karanlıkta fark edememeleri yüzünden tepetaklak karanlık suya düştükleri kazalar oluyordu. Örneğin, İstanbul Şehremini Mazhar Paşa'nın damadı, kupa arabasıyla bodoslama denize düşmüş, bir daha da kendisini gören olmamıştı. Belki de bu yüzden, birçok insan akşam karanlığı çökmeden önce köprüye varamazlarsa geceyi Galata'daki otellerde geçirmeyi tercih ediyor ya da sabahlara kadar sokaklarda oyalanıyorlardı..




"Pazar Alman" ve "Bon Marché", her ikisi de alışveriş yaparken görülmenin en az alışveriş kadar önemli olduğu, muteber, çok katlı büyük mağazalar idi. Sermet Muhtar Alus, Bon Marché'yi "buraya (Pazar Alman'a) nispetle daha kalabalık, daha adi" buluyor, Bon Marché'nin adab-ı muaşeretten yoksun olduğunu düşünen ve bu yüzden oraya gitmekten nefret eden Ahmet Rasim de bu görüşü destekliyordu :
"En kalabalık yer Bonmarşe'nin önüydü. Girenler çıkanlar birbirine çarpar, içeri girmek için adeta sıra beklenir, türlü türlü pozlarla hanımlara yer vermek, bir teşekküre nail olmak büyük başarı sayılırdı. Kapının önündeki bu mahşere bir de köpek satan bir iki Rum'u, çiçekçileri, hamalları, dilencileri ilave ediniz. Kaldırımın önüne de, boylu boyunca konak arabalarını diziniz.. İşte Beyoğlu'nun en civcivli yeri.."
Bon Marché zaman zaman beklenmedik yakınlaşmalara da mekan olabiliyordu. Söylentilere göre, İkinci Abdülhamid'in kızı Zekiye Sultan'la evli olan Nureddin Paşa, bu mağazanın önünde güzel bir Osmanlı Rum kadınıyla tanışmıştı. Bir zaman sonra, kadın onun metresi olmuştu. Anlaşılan bu, kadın için pek akıllıca bir karar olmamıştı ; zira Zekiye Sultan, babasının kocasını boşaması yönündeki tavsiyesine rağmen Nureddin Paşa'dan vazgeçmek istememiş, bu yüzden paşanın metresi padişahın adamları tarafından öldürülmüştü..



Tüm bu Avrupai etkileri, modaları, tarzları ve fikirleriyle Beyoğlu, birçok kişi için, Boğaz kıyısında eğlenen kafirlerin ufacık mayoları ile aynı şeyi, ahlaki yozlaşmayı ve utanmaz alafrangalığın etkilerinin topluma sızmasını, simgeliyordu... Burası Frengistan'dı.. Aslında çok uzun zaman öncesinden beri yabancıların semtiydi. Bizans İmparatoru VIII: Mikhail'in 1261'de şehri Latinlerden geri almasından sonra burası ticaret kolonilerini kurmaları için Cenevizlilere verilmişti. 1453'de II.Mehmed'in orduları Konstantinopolis'e hücum ettiğinde ona burada teslim olmuşlardı. O tarihten bugüne, burası yabancı konsoloslukların, kiliselerin ve sinagogların bölgesiydi. Başka bölgelerde yasakken, yalnızca burada kilise çanlarının çalmasına izin verilmişti. 



Birinci Dünya Savaşı'nda yabancıları kendine çeken ve 1918 yenilgisinden sonra işgalcilerin vakit geçirdikleri ve para harcadıkları yer Beyoğlu idi..Burası, yalnızca şehrin kalanından ayrı ve farklı olmakla kalmayıp, aynı zamanda İstanbul'un kalbine yerleşmiş bir zehir, tehlikeli bir Frengistan idi.. 
"Servet-i Fünun" dergisinin sahibi ve yayıncı Ahmet İhsan Tokgöz'ün büyükannesine göre, Beyoğlu tehlikeli yayınların değil, tehlikeli ahlaksızlığın yuvasıydı. Bu hanımın hoşlanmadığı bir şey varsa o da "köprünün öbür tarafına, karşıya geçmek" idi..
"Kendi zamanının kadınları gibi karşıyı, Galata'yı, Beyoğlu'nu bizim memleketten saymazdı. Halamın oğlu ile Beyoğlu'na çıktığımızı duyduğu zaman : 'Oğlanı Frengistan'a götürmüşler ! Eyvah !' diye ağlamıştı.."

   

Beyoğlu'nun dillere destan cinsel ahlaksızlığı ve fuhşu ile savaşmak için, devlet İstanbul'daki fahişeler üzerinde ilk sağlık kontrollerini burada uygulamaya başladı ; bu kontroller Beyoğlu bölgesinden sorumlu Altıncı Daire'(üstte sağda) nin denetimi altında yürütüldü. Bu sağlık kontrollerinin başlaması devletin fuhşa yönelik yaklaşımındaki değişimini gösteriyordu, zira fuhuş daima mevcut olduğu halde, daha önce hiç resmen kabul edilmemişti. Oysa artık kabul ediliyor, vergilendiriliyor ve denetleniyordu. İlk zührevi hastalıklar hastanesi olan kadınlara mahsus Nisa Hastanesi 1879'da Beyoğlu'nda kuruldu.. 
Beyoğlu'nda başınıza gelecekleri bilmemek imkansızdı, zira popüler şarkılarda bile bu anlatılıyordu. Meşhur şarkıcı Peruz Hanım'ın söylediği en meşhur şarkılardan birinde şöyle deniyordu :

"Beyoğlu piyasası
Pek hoştur dolaşması
Soyuldum soğan gibi
İşte kesenin dibi
Vay vay vay pek yandım
Yazık pek geç uyandım.."




KAYNAKÇA  :      

BALIKHANE NAZIRI ALİ RIZA BEY, "Hayatı" ; NİJAT ÖZÖN, "Karagöz'den Sinemaya. Türk Sineması ve Sorunları" ; SERMET MUHTAR ALUS, "30 Sene Evvel İstanbul. 1900'lü Yılların Başlarında Şehir Hayatı" ; AHMED CEMALEDDİN SARAÇOĞLU, "Eski İstanbul'dan Hatıralar" ; AHMET RASİM, "Şehir Mektupları" ; ERCÜMEND EKREM TALU, "Geçmiş Zaman Olur ki. Anılar" ; AHMET İHSAN, "Matbuat Hatıralarım. 1888-1923. Birinci Cilt Meşrutiyet İlanına Kadar 1889-1908" ; OSMAN NURİ ERGİN, "Mecelle-i Umur-ı Belediyye, Cilt 6" ; REŞAD EKREM KOÇU, "İstanbul Ansiklopedisi, Cilt V" ; EBRU BOYAR-KATE FLEET, "Osmanlı İstanbul'unun Toplumsal Tarihi"     





695 ) SAYILARIN ANLAMI !..

        

"Monad", Yunanca'da "1" demektir. Bütün sayılar ondan türemiştir. Geometrik sembolü, bir çember içindeki noktadır (yukarıda) Bu ; kendini sonsuzluğa projekte ederek (göstererek) evreni yaratan Tanrı'nın bütünlüğünün ifadesidir. Başlangıçları, yeni fikirleri ve projeleri, yaşamla bütünleşmeyi, kişisel gelişmeyi, yaratıcılığı ve özgürlüğü gösterir..

"Duad", "2" demektir. Geometrik sembolü, ters "V" şeklinde uçları birbirine değen iki çizgidir. Yaşamın ulaşması için gerekli olan kutuplaşmayı,yani dualiteyi temsil ettiğinden, iki insan arasındaki dinamik çekime, kişinin içindeki bölünmeye, dengesizliğe ve kararsızlığa işaret eder. Bu sembolle karşılaştığınızda kendinize sorun : "Düşünce ve tavırlarımda tek yanlı mıyım ? Algılarımı değiştirmek için ne yapmalıyım ? Dengeyi nasıl kurmalıyım ?.."



"Triad", "3" demektir. Geometrik sembolü üçgendir (yukarıda). İki zıt enerjinin birleşiminden üçüncü bir enerjinin doğuşudur. Bu da, yaradılışın prensibidir. Doğum, yaşam ve ölüm ; zihin, beden ve ruh kavramları buradan gelmektedir. Doğadaki her şeyin üç parçadan oluştuğunu ve üçe bölünebileceğini söyleyen Pisagor, kişisel problemlerin bile bu yöntemle çözülebileceğini düşünmüştü. Problemin kendisi bir taraf, karşıt görüşü de diğer tarafa koyulduğunda, üçgenin altını oluşturacak cevabı bulmak kolaylaşacaktı. Dolayısıyla bu sayı, genişlemeyi, büyümeyi, neşeyi, iyimserliği ve iletişimi temsil eder..



"Tetrad", "4" demektir. Geometrik sembolü, karedir (üstte). Dört geometrik şeklin, elementin, yönün ve mevsimin varlığı bu sayıyı maddesel alemle özdeşleştirmiştir. Bir formun oluşması için dört etap gereklidir : "Monad"da da başlayan fikrin tohumu "Duad"da ekilir, "Triad"da büyür, "Tetrad"da olgunlaşır. Gerçekleşen projeleri, verimliliği, disiplini, güveni, hizmeti, sağlamlığı ve istikrarı, bazen de sınırlanmanın verdiği darlık hissini simgeler..



"Pentad", "5" demektir. Geometrik sembolü, pentagram denilen beş uçlu yıldızdır (üstte). Dengeyi, adaleti, ilahi lütfu, ve ether (esir) denilen beşinci elementi temsil eden bu sayı, mikrokozmos olan insan ile özdeşleştirilmiştir. Ruhun / ilahi bilincin maddeyle birleşerek vücut bulmasını ; sınırlanmış şuuruna rağmen tanrısallığının farkına vararak hayvani içgüdülerini aşmaya çalışan ve kozmostan inen dikey enerji ile dünyadan gelen yatay enerjinin sentezini "kalbiyle" yapabilen insanı gösterir. Madam Blavatsky'ye göre "5", "hayatın ve insan sevgisinin ruhudur." Rüyalarda veya günlük yaşamda bize değişmekte olduğumuzu ; dengeyi, sevgiyi, ilhamı yakaladığımızı, ya da bunları bulmaya ramak kaldığını söyler. "5"in dinamik enerjisi, heyecana kapılacağımıza, merak duyacağımıza, özgürlük hissiyle coşacağımıza, hatta seyahate çıkacağımıza işaret eder..   



"Heksad", "6" demektir. Geometrik sembolü, kübik bir daire olan heksagram (altıgen) veya altı uçlu yıldızdır. Bir ucu yukarı, diğer ucu da aşağı bakan, iç içe geçmiş iki üçgendir. Ve önemli ezoterik (belirli bir gruba hitap eden, gizli) bilgiler içerir. Aşağı dönük üçgen, ruhların Tanrı'dan kopuşunu, yaradılışı, yani Tanrı'nın "Sol Elini", su elementini ve dişil enerjiyi ; yukarıya bakan üçgen de evrimi, Yaratan'a dönüşü, Tanrı'nın "Sağ Elini", ateş elementini ve eril enerjiyi sembolize eder. Anne Marie Schimmel'in ifadesiyle "6", "yaratılmış dünyanın mükemmel sayısıdır." Ahengi, hizmeti, sosyal bilinci, cömertliği, merhameti, güzelliği ve sanatı simgelemekle birlikte ; tereddüt ettiğimizi, içinde bulunduğumuz duruma ya da ilahi enerjilere uyum sağlamakta güçlük çektiğimizi, tutku ve mantık arasında karar vermekte zorlandığımızı gösterir..





"Heptad", "7" demektir. Geometrik sembolü, kare üzerine oturtulmuş üçgendir. Heptad, Yunanca'da "kutsal ya da ilahi" anlamına gelen "Septos" kelimesinden türemiştir. Gerçekten de bu sayı tüm öğretilerde ve geleneklerde özel bir yer tutar. Çünkü 7 safhada yaratılan kainatı temsil eder. Müzik yelpazesindeki 7 notadan çıkan armoni, her şeyin titreştiği evrenin, yani kozmik müziğin ve tabiatın sesidir. Ezoterik öğretilerde kozmoloji 7 ile ifade edilir. Negatif ve pozitif kutuplardaki katmanlar 7 basamaktan oluşur. İnsan dünyaya gelerek evrimini sürdürür ve bilincin açılması için 7 etaptan geçmesi gerekir. Bunu yaparken de, 7 rengin titreşimini deneyerek, niteliklerine hakim olur. Ve sonunda hepsinin bileşimi "Beyaz Işık" (8. Işık) ile aydınlanır. Bir anlamda Güneş'e ulaşır. Dolayısıyla 7, irfanın, mistik gücün, dua ve meditasyonun (inzivanın), manevi başarının ve bilgeliğin rakamıdır.. 



"Ogdoad", "8" demektir. Geometrik sembolü, küp ve oktagondur (sekizgen). Sonsuzluğu temsil eden bu sayı, çift taraflı bir ayna gibi birbirini tamamlayan iki aleme bakar ve anlamlarını kavrar. Bu da, doğru yargıya varıldığını, maddi ve manevi gücün sağlandığını vurgular. "Yukarıda nasılsa aşağıda da öyledir" söylemiyle ifade edilen ilahi yaşamın şekle dökülmüş halidir. Kozmik bilinci, bereketi, ödülleri, kişisel gücü, maddi otoriteyi, liderliği, eşit parçalara bölünebildiği için adaleti ve mutlaka dengelenmesi gereken yoğun bir karmik (karmaya ait) olguyu simgeler. Bazı öğretilerde "8", kişinin kendi düşünceleriyle, sözleriyle ve davranışlarıyla karşı karşıya kaldığına ; eğer bir mistikse, önemli inisiyatik tecrübe ve sınavların onu beklediğine işaret eder..



"Ennead", "9" demektir. Geometrik şekli dokuz uçlu bir yıldız ve dokuz yüzlü bir kübik bir dairedir. "Ennead", yok edilemez bir sayıdır ; hangi sayıyla çarpılırsa çarpılsın çıkan sayının toplamı yine kendisini verir. Bu nedenle Pisagorcular onu, "Okyanus ve ufuk" olarak nitelendirmişlerdir. Bir dönemin bitişini, döngünün tamamlanışını, hümanizmi, özveriyi, zamanı ve eski ile yeni arasındaki geçiş sürecini sembolize eder. Eski insanlar, bu titreşimle yeni bir projeye başlamamak gerektiğini ikaz etmişlerdir..



"Dekad", "10" demektir. Geometrik sembolü, dekagon (on köşeli şekil) ve on köşeli yıldızdır. "Almak, kabul etmek" anlamına gelen "Dechomai" sözcüğünden türemiştir. Kendisinden önce gelen tüm sayıları ihtiva eden 10, mükemmelliği, makrokozmostan mikrokozmosa uzanan varlıklar zincirinin bütünlüğünü ve Tanrı'nın söylenemeyen ismini simgeler. "On mükemmel sayıdır" der Pisagor, "öyleyse cennetin numarası 10'dur.."



IŞIK MENDERES'in , "Sayılar ve rastlantılar" başlıklı yazısından alıntıdır..

694 ) TEZKERE !..



Şimdilerde Bakanlar Kurulu'ndan Meclis'e giden yazılar için kullandığımız "tezkere" terimi, Arapça "zikr" sözünden gelir. Kelimenin doğrusu "tezkire"dir ama, günlük konuşmada "tezkere" halini almıştır..
Eski devirde kısa mektuptan kimlik belgesine, biyografik eserden bazı ruhsatlara kadar birçok kitaba ve vesikaya "tezkere" denirdi. Eski sözlüklerde "Hatırlamaya yarayan kağıt, pusula ve varaka. Bir şehirdeki resmi daireler veya idareciler arasında teati olunan yazışma. Nüfusa ve esnafa verilen resmi kağıt" diye tarif edilen tezkerelerin çeşitleri de vardı.. "Tezkire-i samiye", sadrazamlık makamından yazılan tezkereye denirdi. Cevabi yazı "tezkire-i cevabiye", nüfus kağıdı "tezkire-i Osmaniye", pasaport da "mürur tezkeresi" idi.. Meşhurların kısa hayat hikayelerinin anlatıldığı kitaplara da "tezkere" denir. Bugünün "not" ve "pusula"sının karşılığı olarak da "tezkere" sözü kullanılırdı..
Dolayısıyla, "tezkere" sadece savaş halinde yahut diğer önemli durumlarda hazırlanan resmi yazıların değil, kısa mektupların bile genel adıydı ve haremden hamama kadar birçok değişik yerden gönderilmiş tezkere örnekleri tarihimizde bol miktardaydı..
İşte, geçmiş asırlardan kalma birkaç ilginç tezkere örneği.. Kimini zamanın hükümdarı yazmış, kimini hükümdarın annesi göndermiş, kimi de edebiyat tarihimize malolmuş renkli örnekler..



"Tezkere" eski dilde belli bir meslek grubuna mensup olanların hayatlarının anlatıldığı eserlerin genel adıdır. "Tezkire-i evliya"larda, din büyüklerinin hayatı anlatılır. "Hamamcılar tezkeresi", hamamlardan, hamamların sahiplerinden ve isim yapmış tellaklardan bahseder ; tellağın maharetlerini ve diğer özelliklerini gelecek kuşaklara nakleder. "Şuara" yani "şairler tezkeresi" ise, önemli şairlerden söz eden ve eserlerinden kısa örnekler veren eserlerin genel ismidir..
Şairleri anlatan bu tezkerelerin en önemlilerinden biri, 16. yüzyılda Aşık Çelebi tarafından kaleme alınmıştır ve "Meşairü'ş-Şuara" adını taşır. Aşık Çelebi, 1568'de tamamladığı tezkeresinde şairler hakkında çok önemli bilgiler vermesinin yanı sıra, o devrin sosyal hayatını da gayet açık bir şekilde yansıtır. 
Divan Edebiyatı'nın kurucularından kabul edilen 15. yüzyıl şairi Ahmed Veliyüddin Paşa ile ilgili olarak "Meşairü'ş-Şuara"da geçen bir bölüm, Türk edebiyat tarihinin en eski dedikodularından biridir. 
Olay, Fatih Sultan Mehmed'in en yakınındaki devlet adamlarından olan şair Ahmed Veliyüddin Paşa'nın birdenbire hükümdarın gözünden düşüp idama mahkum edilmesi ama cezanın infaz edilmeyerek Paşa'nın sürgüne gönderilmesiyle ilgilidir..
Aşık Çelebi, "tezkere"sinde, İstanbul'a Fatih Sultan Mehmed ile beraber girenlerden biri olan Ahmed Paşa'nın başına gelenleri bakın nasıl hikaye ediyor :
"...Ahmed Paşa'yı çekemeyenler, hükümdara gidip 'Paşa sizin içoğlanlarınızdan birine aşıktır, onunla gizlice buluşuyor' deyip iftira attılar. Sultan Mehmed, imtihan için o oğlanı soyup Ahmed Paşa ile beraber bir hamama koydu. Sonra oğlanın saçlarını tıraş ettirdi ve Ahmed Paşa'ya delikanlının eliyle şerbet gönderdi. Oğlanın halini gören Ahmed Paşa, hemen o anda, 'Zülfün gidermiş ol sanem kafirliğin komaz henüz / Zünnarını kesmiş veli dahi Müselman olmamış' (Sevgilinin uzun saçları gitmiş ama kafirlikten henüz vazgeçmemiş / Papazların bellerine doladıkları kemeri de kesip atmış fakat Müslüman olmamış) diye bir beyit söyleyip derdini ortaya döktü..
Padişah, hamamda olup biteni öğrenince önce Paşa'nın öldürülmesini buyurdu ve kapıcılar odasında hapsettirdi. Paşa orada hapisteyken padişaha her mısraı 'kerem' sözüyle biten bir kaside gönderdi. Kasideyi okuyan Sultan Mehmed, Paşa'ya acıdı, 30 akçe ile Bursa'ya, Sultan Orhan Vakfı'na mütevelli olarak gönderdi.."



Bazı padişahlar haremlerindeki kadınlarla yetinmez, saray dışında da gönül eğlendirir, ilişki kurdukları kadın hoşlarına gittiği taktirde onu saraya alabilmenin bir yolunu ararlardı..
Bu işi açıkça yapmaları zordu, zira padişah için bile haremdeki diğer kadınların tepkisini çekme ve şerlerine uğrama tehlikesi vardı. Dolayısıyla saray dışında birisinden yardım almaları gerekirdi ve bu işi genellikle zamanın sadrazamı ile karısı yapardı !..
Üçüncü Mustafa da gönlünü harem dışından "Rif'at" adlı bir kadına kaptırmıştı ama haremdeki kendi hanımlarının şerrinden çekindiği için kadını sadrazamın konağında saklıyordu. Ancak harem halkı, hükümdarın dışarıda bir şeyler çevirdiğini hissetmiş ve sadrazamın ailesini sıkıştırmaya başlamıştı. Padişah bir yandan sadrazama "karın ve kızın çenelerini iyi tutsunlar" diye tezkereler gönderiyor, bir yandan da Rif'at'ı saraya gizlice getirtebilmenin yollarını arıyordu. İşte Sultan III.Mustafa'nın şimdi Topkapı Sarayı Arşivi'nde saklanan Rif'at Kadın ile ilgili bazı tezkereleri :
"Benim vezirim ! Kızınıza ve hanımınıza, bizim avratın kimin olduğunu söylememelerini tembih ediniz. Vaziyet bilinmesin. Cariyelerine de kimseye bir şey anlatmamalarını tembih etsinler. Sonra, size emanet ettiğim o kızın gönderdiğim cariye vasıtasıyla saraya getirilmesini sağlasınlar. Acaba bugün mü, yarın mı gelirler ? Saraya Şimşirlik tarafından gelmeleri iyi olur, zira orada hiç kimse yoktur, kapı her zaman kapalıdır ve sadece misafir geldiği zaman açılır."

Sadrazamın, Rif'at Kadın'ı almaya gelecek olan cariyenin boşboğazlığını ve bu işi beceremeyeciğini hatırlatması üzerine, III.Mustafa bir başka tezkere gönderir :
"Arzumuz, Rif'at Kadın'ın kimden alındığının ve kimin olduğunun söylenmemesidir. Soran olursa, 'Bilmiyoruz, elhamdülillah ! Sadece Paşa bilir. Sorduk ama, söylemedi !' desinler. Bu işle uğraşan kadın da Rif'at Kadın'a bir çeki düzen versin ve bazı şeyleri öğretsin. Benim hakkımda 'Sakın yanından ayrılma, başkalarına bakma, o senin kocandır, yanına sokul ve gereğini avratçasına yap' diye nasihat etsin.."
Saraya böyle gizli kapaklı yollardan getirilen Rif'at Kadın, Üçüncü Mustafa'nın dördüncü hanımı oldu. Kocasının 1774'deki ölümünden sonra 29 yıl tek başına yaşadı, hayata 1803 yılında veda etti ve Haydarpaşa tarafına defnedildi.. (ÇAĞATAY ULUÇAY, "Harem Hayatının İçyüzü")

    

Bezmialem Valide Sultan, İkinci Mahmud'un karısı, Sultan Abdülmecid'in de annesiydi.. Oğlunun 1839'da tahta geçmesi üzerine "Valide Sultan", yani "imparatoriçe" oldu. 1853 yılının 2 Mayıs'ında öldüğünde 40'lı yaşlardaydı ve arkasında çok sayıda hayır eserinin yanı sıra, Osmanlı tarihinin en zengin vakıflarından birini bıraktı. Bezmialem Vakıf Gureba Hastanesi, Terkos Gölü'ndeki ilk içme suyu şebekesi, Dolmabahçe Camii, Cağaloğlu'nda eski İstanbul Kız Lisesi, Akaretler'deki Valide Çeşmesi ve ilk Galata Köprüsü, Bezmialem Valide Sultan'ın yaptırdığı hayır eserlerinden sadece birkaçıydı..
Bezmialem Valide'nin oğluna olan sevgisi, ona kendi elleriyle cariye hazırlayıp gönderecek derecedeydi. 
Valide Sultan'ın oğlu Sultan Abdülmecid'e yazdığı ve rahmetli Haluk Şehsuvaroğlu'nun 1950'li yıllarda yayımladığı, samimi bir üslupla ama bozuk bir imla ile kaleme aldığı bu tezkeresinde, hükümdar oğluna bakın neler diyor :
"Benim arslanım, bir cariye hazırlamış(tım). Çabuk kalkmadığınızdan meksolundu (beklendi). Makbul sureti göster efendim. 'Acaba hazzeder mi ?' diye pek üzülüyor. Benim güzelim, şimdi görseniz güzel olur. Benim yanımdadır. Gündüz gözü ile gör. Hazinedarlar ile gönderirim.."

(MURAT BARDAKÇI'nın, "Tezkere sadece savaş için değil, hamamda ve haremde de yazılırdı" başlıklı yazısından alıntıdır)      

693 ) GİZLİ İLİMLER, GİZLİ BİLGİLER, HURAFELER !...

    

Refik Halid Karay, İkinci Dünya Savaşı'nın ortasında, 4 Ekim 1942 tarihli "Tan" gazetesinde, "hurafeler" konusunda eğlenceli bir yazı kaleme almış..
Usta kalem şöyle yazıyor :

Savaş uzayıp sefalet ve felaket baştan taşkın hale gelince eskilerin "ulumu hafiye" (gizli ilimler) dedikleri gizli bilgilere karşı merak arttıkça artıyor ; çürük ve saçma sapan inanlara kapılanlar gittikçe çoğalıyor..
Acı, açlık, devamlı heyecan, ölüm korkusu, bunların sonucu olarak sinir zafiyeti ve akıl karşılığı 20. yüzyıl insanını tarihin en karanlık, daha doğrusu dünyanın tarihsiz devirlerindeki cinsdaşlarına benzemektedir. Uçakların okyanusları aşarak bir kıt'adan diğerine havadan asker taşıdığı, dağ yarması tankların engel tanımadan dünyayı bir ucundan öbür ucuna kadar dümdüz edip geçtiği, bir torpilin 40 bin tonluk zırhlıyı göz açıp kapamaya vakit kalmadan sulara gömdüğü, hava dalgalarından ses ve resim nakledildiği, yani fennin, aletin, pozitif bilimlerin olgunluk derecesine vardığı bir zamanda yıldızların durum ve hareketlerinden, rakamların kendine özgü bazı şekillerinden, iskambil kağıtlarından, kahve telvesinden, el çizgilerinden, leblebi hazımsızlığıyla görülen rüyalardan ahkam çıkarmak, Samatya'daki Susuzkuyu Çıkmazı'nda oturan Mannik Dudu'dan medet ummak veya Bukalu Dede Sokağı'nda pinekleyen Hacı Gaffar Efendi'den derdine derman aramak gülünç şeydir..
Fakat yalnız olağan değil, savaş sırasında gün geçtikçe her tarafta çoğalan bir iştir..
Benim amacım bu "gizli ilimler"i araştırmak değil, bunlara inanan bazı tuhaf insanları gözden geçirmektir.. 



Bunun en çok kullanılanı, ele geçecek veya elden gidecek paraya işaret sayılan "sol/sağ avucum kaşınıyor" sözleridir. Sol kaşınırsa girecek, sağ kaşınırsa çıkacak para var demektir. Peki, ikisi birden kaşınırsa ne olacak ? Galiba o zaman denkleşecek !..
Zaten "sağ ve sol" bizce çok önemlidir. Mesela sağ gözün seğirmesi kedere, sol gözün seğirmesi sevince işarettir. Avuçta ve gözde "makbul" olan "sol", ayak hakkında yataktan kalkarken ve evden sokağa çıkarken hiç de iyi sayılmaz. Vücudumuzun iki yan tarafı için de böyledir. Aksilik eden, işi ters giden birine "bugün sol tarafından kalkmış" deriz.. 
Bunlardan anlaşılıyor ki, kendiliğinden olan kaşınma, seğirme gibi fiillerde "sol", bizim tarafımızdan kendi irademizle yapılanlarda "sağ" uğurlu sayılıyor..
"Tek ve çift"i de unutmamalı ; hamamda başa sabun sürünürken bunun "tek" olmasına, hele kadınlar pek önem verirler ; "Üç veya beş sabun süründüm" derler..
Vücut organlarıyla ilgili boş inanlar arasında aklıma, şunlar da geliyor :
Ayağın altı kaşınırsa yol vardır... Derler ki : "Elinde beni olanın yemeği lezzetli, ayağında beni olanın ayağı uğurlu olur.."  Ayağın uğurlusu ve uğursuzu bizi çok düşündürür.  
Avucunun içi kaşınan eski kadınlar ve mahalle kızları her defasında bir kere avuçlarını öperek derler ki : "İman ise kalbime, devlet ise başıma, kısmet ise ayağıma, para ise cebime !.."



Kulak çınlarsa adımızın geçtiğine hükmederiz... Kapı eşiğine oturulmazdı.. İftiraya uğramak korkusu ile !.. Vaktiyle, gece olduğunda aynaya da bakılmazdı. Sebebini bilmiyorum ; fakat çocukluğumda (yazar 1888 doğumlu) bazı evlerde güneş battıktan sonra aynaların tüllerle örtüldüğünü görmüştüm !.. 
Henüz kucakta bulunan veya yürüdüğü halde bir yerde uyuyup da başka tarafa götürülen çocuk kapıdan sokulduğu veya çıkarıldığı sırada dikkat etmeli : İlk önce başı değil, ayakları kapıdan geçmeli. Neden ? Ölünün baş tarafından nakli adet olduğundan buna benzetmemek için...
Yatak hakkında da aynı benzeyişten dolayı değişmez kural şudur : Yatak, yorgansız olsa bile yastıkla durabilir ; fakat yastık yoksa, yorgan örtülemez.. Biri ölünce başından yastık çekilip üstüne yorgan kapatıldığından dolayı..
El tırnağıyla ayak tırnağı aynı gün kesilmez.. Sebebi varmış : İnsanın sevinciyle kederi aynı güne rastlarmış !.. El tırnaklarınızı kırk sefer pazar günleri keserseniz zengin olursunuz. Yine, ara vermeden her hafta perşembe günleri keserseniz hediye alırsınız. Çarşamba günleri ne tırnak kesmeli, ne saç kestirmeli. Ayın son çarşambası kimine yarar, kimine yaramaz ; iki bayram arası nikah olmaz ; cuma günü örümcek alınmaz ve sala zamanından sonra ev işi görülmez. Güneş batınca ortalık süpürülmez ve faraşdaki süprüntü dışarı atılmaz. Vesaire, vesaire...
Birinin elinden başkasının eline doğrudan doğruya makas, bıçak, çakı, sabun verilmez. Ama alırken "tuh ! tuh !" der ve tükürme taklidi yaparsınız ; yahut da avuç içiyle değil de el üstünden alırsanız ziyanı yoktur.. Aksırana "çok yaşa!" demeyi unutmayınız.. Fakat o zat da size şu cevabı vermelidir : "sen de gör !"
Birçok hareketlerden önce "destur" demek gerekir. Hele geceleyin ev dışında kirli su kabı dökecek, öteberi atacaksanız hiç de unutmaya gelmez. Bu "destur" ile, karanlıkta fink atıp oynayan görünmez ecinnilere : "savulun !" demiş, zavallıların birdenbire ıslanmalarını veya tozlanmalarını önlemiş olursunuz !..
Birine karşı kuşağınızı bağlamak, düğmelerinizi iliklemek, onun kısmetini bağlamaya neden olur. Kadınlar dikecekleri bir elbise kumaşını biçerken isterler ki uğuru denenmiş bir şahıs koşarak içeri girsin, "kolay gelsin !" desin. Bazısı bu şahsın çok hamarat, bazısı da çok tembel olmasını ister. Hamarat, dikişin çarçabuk bitmesine yarar ; fakat tembel de yerinden kalkmadığı için dikiş dikecek hanıma huyu geçer, köşede oturup kımıldamadan, ara vermeden işi zamanında bitirmeyi başarır !..
Yumurta kabuklarını parçalamak lazımdır. Parçalamadan atarsanız son nefesinde şeytan bunu kadeh gibi tutarak insanın başı ucuna gelir, "imanını ver, sana su vereyim !" der !..
Köpek uluyunca, susturmak için terlikleri ters çevirirler. Kendiliğinden ters dönmüş terlik ecel işareti imiş !.. Sacayağını, üstünde tencere bulunmazsa yan koyarlar ; düz ve boş durursa kapıya alacaklılar gelir !.. Ev içinde şemsiye açılmaz, maazallah ölü çıkar.. Tuz yere dökülürse bir tutamını ateşe atmalıdır. Yıldız kayarken, izi kaybolmadan, çarçabuk ne isteyebilirseniz o olur.. 
Eve dışarıdan başıboş kuş girmesi uğurdur. Kuş azat edilirken, "Azat buzat beni Cennet kapısında (veya Sırat Köprüsü'nde) gözet !" demek adettendir..



Misafir geleceğini nasıl anlarız ?.. Göz dalınca, kedi patisini kulaklarının arkasından aşırarak temizlenirse, küçük çocuk el ve ayakları üstüne basarak kuzu gibi yürürse, mangalda kömür dikine durursa !...
Misafirin çabuk gitmesini istersek pabuçlarına, pabuçlarını kapıda bırakmamışsa oturduğu yerin arkasına usulcacık, gizlice tuz ekeriz !..
Birisinin gelmesini isteyince mindere sipsivri bir iğne saplamalıdır. Bunun etkisi nedir ? O şahıs nerede oturuyorsa bu iğne kaba etine saplanmış gibi olur, kalkar, dosdoğru size koşar !..
Geri dönmesinden korkulan tatsız bir yolcunun arkasından taş atarlar.. Taş gibi yerinde kalsın, bir daha gelmesin diye !.. Çabuk dönmesi istenilen yolcu için, evden çıkar çıkmaz kapı önüne bir kova su dökerler. Bunun bir anlamı daha vardır : Su gibi aksın, rahatça gitsin, zahmet çekmesin !.. Testi kırarsanız bu, onun aleyhine bir büyüdür..
Bir şey kaybolunca bir mendilli bez ya da sicim düğümlemelidir, şeytanın idrarı düğümlensin de kaybedilen şeyi buldurup o düğüm açılsın, rahatlasın diye !.. "Şeytan aldı götürdü, satamadan getirdi" demek de faydalıdır..
Yeni ayı görünce altına veya uğurlu birine bakar ve "Ay gördüm Allah ! Amentü Billah ! Aylar mübarek ! Elhamdüllah !" derseniz bütün ayı rahat, sevinçli ve paralı geçirirsiniz !..
Bütün bunlar ve daha birçoğu yetmiyormuş gibi Frenklerden de bir sürü acayip adetler ve kof inanlar almışızdır. Dört yapraklı yonca mutluluğa, ayna kırmak yedi yıl felakete, bir kibritle üç kişinin sigarasını yakmak en gencinin ölümüne, dayanmış merdiven ve yapı iskelesi altından geçmek hastalığa işarettir.. Yere düşüp de kırılmayan kadehi zorla kırmalı, sofra üstüne dökülen içkiye parmak dokundurup alnına sürmelidir !..
İşte insan budur.. Böyle bir mahluktur.. En medenisi bir Papua sihirbazı kadar soytarıdır..
Şükredelim ki doğa, hayvanlara şu gülünç hallerimizi fark ettirecek bir seziş gücü vermemiş.. Böylece tuhaflıklarımız kendi aramızda kalmıştır !..   



KAYNAK : REFİK HALİD KARAY, "Memleket Yazıları-11, İnsanlık Halleri Huy Arabeskleri", İnkılap Kitabevi,2015

692 ) TARİH SAYFALARINDAN BİR "YANDAŞ" GAZETECİ..

    

Babıali'de "Baba Tahir" lakabıyla anılan Mehmet Tahir Bey (1864-1912) Şehzadebaşı Direklerarası'nda çaycılık yaparak başladığı hayatına, "Servet-i Fünun" sahibi Ahmed İhsan ile kurduğu ilişki sayesinde "Vakit" gazetesinin Direklerarası muhabiri olarak yeni bir yön verir. "Tercüman-ı Hakikat", "Saadet" gibi gazetelerde habercilik yapan Baba Tahir 1883 yılında "Bahar" isimli bir dergi çıkarmış, 1895'de kendisine büyük şöhret kazandıracak olan "Malumat" dergisini kurmuş, 1903 yılına kadar, 423 sayı, yönetmiştir. Kendisine "Malumatçı" lakabının verilmesine neden olan bu süreli yayın bol resimli, kaliteli kağıda basılan, reklam, nota gibi ilave sayfaları ve Fransızca bölümü bulunan çok önemli bir yayındır..
Sultan İkinci Abdülhamid'i hemen her sayısında öven, padişahın doğum, tahta çıkış günlerinde, kandil, bayram gibi dini vakitlerde padişaha övgüler, şiirler, naatlar, hayır dualar ile kapakları süslenen "Malumat", yayınladığı notalar, içeriğindeki fotoğraflar ile günümüzün en önemli kaynak eserlerindendir. Yönettiği süreli yayınlar, sahibi olduğu matbaa ile Türk basınının en önemli şahsiyet ve ekollerinden biri olarak kabul edilen Baba Tahir, basın ile devlet ilişkisi açısından üzerinde durulması gereken bir kişiliktir. Çıkardığı gazeteler ile sürekli iktidarın ve padişahın yanında yer alan Baba Tahir hakkında meslektaşlarının yazdığı hemen hemen hiçbir iyi yazı yoktur...
Mehmet Tahir'in hayatı 1903 yılından itibaren inişe geçer. Padişahtan rütbe alma, sahte nişan üretme işinde uzmanlaştığı kabul edilen Mehmet Tahir 1903 yılında yargılanır, önce eski Mehterhane'deki hapse oradan da 15 yıl kürek cezasıyla Sinop'a gönderilir. Bu durumu Münir Süleyman Çapanoğlu, 
"Baba Tahir nişan ticaretini o kadar artırdı ve işi azıttı ki Abdülhamid'den kopardıklarıyla kalmadı, kalpazanlığa başladı. Bir İtalyan hakkak (oymacı) bularak taklit nişanlar yaptı, beratını bastı, Avrupalılara sattı. Ve nihayet yakalanarak mahkemeye oradan da Mehterhane'ye gönderildi" diye anlatır..
İkinci Abdülhamid devrinde paye almak, Nişan sahibi olmak, göğsü nişan ve madalyalarla dolu fotoğraflar çektirmek moda halini almıştı. Bu talebi iyi okuyan Baba Tahir, "Malumat"ın da gücü ve forsuyla hem kendisi birinci rütbelerden nişanlar aldı hem de devletin nişanını taklit ederek bazı hevesli yabancılar ve şuna buna para karşılığı satmaya başladı..
Baba Tahir'in elinde bulundurduğu basın-yayın gücünü bir çıkar tezgahına çevirdiği, dönemin iktidarının da teşvikiyle ticari bir alana dönüştürdüğünü bütün kaynaklar doğrulamaktadır. Bu paye alma, nişan takma hırsını Baba Tahir ve bu konuda çok istekli olduğu bilinen Ahmed Midhat Efendi'nin şahsında Şair Eşref bir hicvi ile çok keyifli anlatır :
"Can vermeden etme heder (ziyan)
Sanma hayatı muteber (güvenilir)
Dünyada rahat yok meğer
Nadan (cahil) ve ahmak olmalı !

İnsan isen ümidi kes,
Yükselmeye etme heves,
Balalık (yücelik) isteyen teres
Gayetçe alçak olmalı !.."

     

Cezasını çekmekte olduğu hapisten 1908 affıyla çıkan Mehmet Tahir tekrar yayıncılık yapmak istemişse de başarılı olamamış, 31 Mart olaylarına karışarak Trablusgarp'a sürülmüştür. Oradan Napoli'ye kaçan ve daha sonra Paris'e yerleşen "Malumatçı" 1912 yılında orada ölmüştür..

Gelelim Baba Tahir'in dilden dile dolaşan en ünlü hikayesine.. 1900'lerin başı.. İstanbul'da Terkos Sular İdaresi Fransızların kontrolünde. Bir gün şirketin başına Fransa'dan yeni ve sert bir müdür atanır. Müdür ilk iş masraflarda kısıntıya gitmek ister. Muhasebecisini çağırıp maaş listesindeki bir ismi sorar : "Tahir Efendi-Gazeteci ?".. Muhasebeci zaman zaman şirket lehine haberler yapan faydalı bir gazeteci olduğunu söyler. Müdür serttir. "Kesin bu maaşı !" diye emreder. Maaş kesilir. Baba Tahir bir iki ay bekler, maaş gelmeyince nedenini öğrenir. Hiç ses etmez, matbaasına gider.. Gazetesi "Malumat"da manşetten bir haber patlatır : "Yaralı domuz Terkos gölüne düştü" !.. Habere göre avcılar tarafından vurulan bir domuz koşarak göle düşmüştür. Haber araştırılmaktadır. O dönemde İstanbul'un tek suyunun Terkos'tan geldiğini de anımsatalım !..
Ertesi gün kızgın bir kalabalık Fransız Terkos İdaresi'nin kapılarına dayanır. İdare paniktedir. Olayın Saray'a yansıyıp büyümesinden endişe ederler. Yeni müdür durumu anlar. Baba Tahir çağrılır, rica minnet "geciken maaşı" verilmek istenir. Baba Tahir eski kulağı kesiklerdendir. Bunu yemez ! Ancak maaşı dörde katlanınca razı olur..
Ertesi gün "Malumat"da, "Domuz göle varamadan telef olmuş, gölde görülen eski kütüklermiş" haberi yer alır. Ahali yatışır !..   

Ünlü yazar Hüseyin Rahmi de Baba Tahir'in hışmına uğrayanlar arasındadır. 1901 yılında Hüseyin Rahmi'nin "Alafranga" adlı romanı "İkdam" gazetesinde tefrika edilmeye başlar. Ancak Baba Tahir "Malumat" gazetesinde romanın ilk bölümünde geçen "haşerat" ve "mikrop" sözcüklerinin Abdülhamid'in hafiyeleri anlamına geldiğini öne sürer. Sansür Kurulu bunu ciddiye alır. Roman yasaklanır. Hüseyin Rahmi (Gürpınar) bu olaydan sonra Mehmet Tahir için "Basın haydudu" diyecektir..
Bu arada Baba Tahir'in bir dönem kendi matbaasında o zaman yasak olan çeşitli yayınları ve bildirileri bastırarak, Abdülhamid'e bunları Mısır'dan gelmiş ihtilalci yayınlar diye gösterip para ve ödül kopardığını da eklemeden geçmeyelim. Belki de bu yüzden daha sonra 1909'da Abdülhamid'in hafiyelerini anlatan "Mahmud" imzalı bir broşürde Baba Tahir için "istibdat döneminin bile havsalasına sığmayacak işler yapan kişi" tanımı yapılacaktır..

1908 yılında II.Meşrutiyet ile birlikte ilan edilen genel af sonucu Mehmet Tahir hapis cezasından kurtulur. Bundan sonrasını Abdülhak Şinasi'den okuyalım :
"Baba Tahir'in kız kardeşi, kendisi gibi ilkel fakat etkin ve girişimci bir kadın, kardeşinin hapishaneden çıktığı anda 300 mecidiye ile bir kısmı hapishane kaçkınları olan 300 adamı hazırlatmış, onlar sokaklarda davul zurna ile gezerek ve güya Meşrutiyet taraftarlığı ile yine 'Padişahım çok yaşa !' avazesini nakarat edinerek ve arada 'Yaşasın Baba Tahir !' diye haykırarak, şiddetle el çırparak ve kendisini omuzları üstünde tutarak, hapishaneden kendi evinin önüne kadar onu bir hürriyet kahramanı gibi taşımışlar..



#tarih dergisinin Kasım/2015 sayısında, Kerem Çalışkan ve Emin Nedret İşli yazılarından bir derlemedir..

       

691 ) SON SADRAZAM TEVFİK PAŞA İLE VENİZELOS..

Yazar Arı İnan'ın, son Osmanlı Sadrazamı Ahmed Tevfik Paşa'nın oğlu İsmail Hakkı Okday ile 18 Şubat 1975 günü yaptığı röportajdan ilginç bir bölüm...

     

Benim de askeri danışman olarak bir üyesi bulunduğum, rahmetli babam Tevfik Paşa'nın başkanlığındaki heyet - o günlerde İstanbul ile Avrupa arasında Türk devlet adamlarının gidiş ve gelişleri yasak olduğundan - İstanbul'daki İngiliz makamları tarafından tahsis olunan bir İngiliz kruvazörüyle İtalya'nın Toranto limanına, oradan da trenle Fransa'ya gittikten sonra, Paris banliyösünden Versailles'daki Hotel des Reservoirs'de misafir edildi.. (1920 yılı, Paris Barış Konferansı)

   

Ben, gerek Sultan Abdülhamid Han merhumun saltanatı süresinde, gerekse Meşrutiyet rejimi yıllarında birçok resmi ziyaretlerde bulunmuş, fakat bu son gidiş gibi acı ve ıstırap verici bir deniz ve demiryolu seferinin zehirleyici saatlerini asla yaşamamıştım.. O zamana kadar seyahatlerim hep şerefli ve egemen imparatorluğun bir özel memuru kimliği altında, alnım yukarıda, göğsüm kabarık olarak geçmişti. Bu İngiliz savaş gemisinde ise, mağlup bir devletin yarı tutuklu delegeleri olarak seyahat ediyorduk. Her ne kadar İngiliz bahriyelileri babama ve maiyeti üyelerine son derece nazik davranıyorlarsa da, bana bu nezaketleri bile bir çeşit alay tesiri yapıyor, onlarla karşılaşmaktan adeta kaçınıyor ve sakınıyordum. Lafın kısası seyahat değil, bir cehennem azabı yaşıyorduk..
Reservoirs Oteli'ne yerleştik. Babama otelin zemin katında, salonlu güzel bir oda ayrılmış, bizlere gösterilen odalara yerleşmiştik. Damad Ferid Paşa'nın aklına esip de, hiç lüzumu ve anlamı olmadığı halde, devletin o sıkıntılı döneminde 70.000 lira masraf ettirip, "Gülcemal" gemisiyle Versailles'a gelip bizim heyete katılması üzerine, o da aynı otelin birinci katındaki salonlu bir odaya yerleşti. Fakat bir kere olsun heyet başkanı babamı ziyaret etmedi.. Mihmandarımız Fransız Albayı Henri'yi sık sık ziyaret edip, kendisiyle uzun görüşmeler yaptığı halde ya da Venizelos'un adamları ve Yunan gazeteciler ile görüşmeler yaptığı halde, asıl Türk heyeti başkanına danışmaktan kesin olarak kaçınıyordu..  
Diğer taraftan babam da, hem yaşı ilerlemiş, hem de vücutça rahatsız olduğu için sadrazamla yemek sofrasında buluşup görüşemiyorlardı. "Enişte Paşa"nın babamla yüzleşmekten böyle sakınması, belki de böyle alelacele ve gerçek anlamıyla damdan düşer gibi birdenbire gelivermesi sebebinin, "sürre meselesi" gibi çocukça, hatta Reşid Bey merhumun pek haklı olarak dediği gibi, budalaca bir iş olduğunu babama açıklamaktan kaçınması da olabilirdi.
(Devlet tarafından Hicaz'a gönderilen Surre-i Hümayun'un, yani padişahın her yıl donatılmış ve süslenmiş develerle Mekke'ye armağanlarını gönderme hakkının korunması amacıyla geldiğini savunmuş Damat Ferid !..)
Fakat burada asıl amacın, heyetin bir başarı elde etmesi halinde bunu kendisine mal etmek olduğu açıktı.. Yine de, tamtakır olan hazineye 70.000 lira gibi önemli bir israfa yol açarak yola çıkmış olmasının bir hıyanet olduğunu kendisi de sonunda anlamıştı herhalde..
Nihayet bizim heyet, başta Fransız Başbakanı Clemenceau ile İngiltere Başbakanı Lloyd George'un gururla yer almış oldukları galip devletler meclisinin huzuruna çıktı. Bu muzaffer ülkeler arasında, hiç de hakkı olmadığı halde, Yunanistan Başbakanı Venizelos da vardı.. Ve rahmetli babamın başkanlık ettiği Osmanlı Heyeti'nin salona girişini dudaklarında alaycı bir tebessümle seyrediyordu..
Birinci Dünya Savaşı süresince Yunanlılar Türk ordusuna karşı savaşmamışlar, hatta tek kurşun dahi sıkmamışlardı. Bu yüzden bizi yenen galip devletler arasında yer alamazlardı, hatta yer almaktan utanmaları gerekirdi. Buna rağmen işte Venizelos da karşımızdaydı ve babamı alaylı bir sırıtışla seyrediyordu..
Bu manzara babama çok dokundu, hatta rahmetli fenalık geçirmişti ki, bunun sebepleri de vardı. Çünkü babam, İkinci Abdülhamid'in saltanatı zamanında Atina elçisi iken, bu Venizelos, Osmanlı elçiliğinde Rumca tercümanlığı yapan bir Osmanlı memuru idi. O devirde Girit Adası bir Osmanlı vilayeti olduğu ve Venizelos da Giritli bir avukat sıfatıyla Osmanlı Devleti tabiyetinde bulunduğu için, bu görev Osmanlı Hariciye Nezareti tarafından kendisine verilmişti. Şurasını belirteyim ki, daha o zamanlarda babam, bu Venizelos adlı elçilik memurundan hiç hoşlanmazdı. Hatta bir aralık bu açıkgöz Giritli, maaşının artırılması için babama başvurmuş, aldığı maaşla geçinemediğini ileri sürerek yalvarıp yakarmış, lakin babam, diğer elçilik memurları arasında bir ayrı tutma muamelesi yapamayacağını ileri sürerek bu isteğini reddetmişti..
İşte bu eski Osmanlı devlet memuru şimdi galip devletler başbakanları arasında, Yunanistan'ın temsilcisi sıfatıyla oturuyordu. Ve elbette ki, bu manzara babamı çileden çıkaracak bir nitelikte idi. Çünkü yukarıda da işaret etmiş olduğum gibi bir kere bu herifin orada, galip devletler başbakanları arasında yeri yoktu.. Çünkü bizimle savaşmamış, sadece Balkanlar cephesinde Bulgarlarla savaşan Fransız birlikleri arasına birkaç gönüllü Venizalist birliklerini katmışlardı. Buna göre ne sıfatla Versailles galipler arasında Türk delegelerini karşılayıp, öyle gururla, hatta alayla bizleri seyredebiliyordu ?.. 

     

EK BİLGİ (Kitap dışından) :

22 Nisan 1920’de Osmanlı Devleti konferansa çağrılıp eski Sadrazam Tevfik (Okday) Paşa başkanlığında Dahiliye Nâzırı Reşit Bey (Rey), Maarif Nazırı Fahrettin Bey (Rumbeyoğlu) ve Nafıa Nâzırı Dr.Cemil Paşa’dan (Topuzlu) oluşan Türk heyetine 10 Mayıs 1920’de Paris’te antlaşmanın önkoşulları bildirildi. Buna göre: Trakya ve Ege Bölgesi (Kırkağaç, Akhisar, İzmir, Ödemiş, Tire, Söke, Afyonkarahisar, Kütahya, Balıkesir) Yunanistan’a; Akdeniz Bölgesi, Antalya başta olmak üzere İtalya’ya; Kahramanmaraş’ı da içeren Güneydoğu Anadolu Bölgesi, Fransa’ya bırakılacak ve Doğu Anadolu’da, sınırlarını, ABD Başkanı Wilson’un saptayacağı bir Ermeni devleti kurulacaktı. Ayrıca, İstanbul merkez olmak üzere İzmit, Bursa ve Çanakkale’yi de kapsayan Boğazlar bölgesinde Türkiye’nin de katılacağı bağımsız bir yönetim kurulacak ve kendine özgü bir bayrağı olacak; Osmanlı Devleti, silahlı kuvvetlerini sayıca azaltacak, yürürlükte olan kapitülasyonlardan, İtilâf Devletleri başta olmak üzere Yunanistan, Sırbistan, Romanya, Portekiz ve Ermenistan da yararlanacaktı. Bildirilen barış koşullarını çok ağır bulan ve bunların hafifletilmesini isteyen Türk heyeti, bu isteğinin kabul edilmemesi üzerine, koşulları reddederek İstanbul’a döndü (11 Temmuz 1920). Daha sonra aynı hükümleri içeren Sevr Antlaşması, Sadrazam Damat Ferit Paşa başkanlığında Hadi Paşa, Rıza Tevfik (Bölükbaşı) ve Reşit Halis Bey’den oluşan bir heyet tarafından imzalandı (10 Ağustos 1920). Padişah Vahdeddin’in bile onaylamadığı bu antlaşma, Mustafa Kemal ve arkadaşlarınca geçersiz sayıldı. Paris Barış Konferansı da, yetkilerini göreve yeni başlayan Milletler Cemiyeti’ne devrederek 24 Aralık 1920’de dağıldı.

Hürriyet

KAYNAK OLARAK KULLANDIĞIM KİTAPLAR..
-------------------------------------------------------
1.DEVLET-İ ALİYYE.I...HALİL İNALCIK 2.OSMANLILAR..HALİL İNALCIK
3.İMP.'UN EN UZUN YÜZYILI..İLBER ORTAYLI
4.SON İMP. OSMANLI..İLBER ORTAYLI
5.TARİHİN IŞIĞINDA..İLBER ORTAYLI
6.OSM. TOPLUMUNDA AİLE..İLBER ORTAYLI
7.OSM.'YI YENİDEN KEŞFETMEK..İ.ORTAYLI
8.BATILILAŞMA YOLUNDA..İLBER ORTAYLI
9.OSMANLI TARİHİ..A.DE LAMARTINE
10.OSMANLI..CAROLİNE FİNKEL
11.OSM.İMP.TARİHİ..NICOLEA JORGA
12,BÜYÜK TÜRK..NICOLEA JORGA
13.YENİLMEZ TÜRK...NICOLEA JORGA
14.TÜRKİYE TARİHİ..ED.SİNA AKŞİN
15.OSM.DÜNYASI VE İNSANLARI..GÜLGÜN ÜÇEL
16.OSMANLI ORDUSU..GÜLGÜN ÜÇEL-AYBET
17,BU MÜLKÜN SULTANLARI..NECDET SAKAOĞLU 18.YENİÇERİLER..REŞAT EKREM KOÇU
19.SON PADİŞAH..YILMAZ ÇETİNER
20.SORULARLA OSM. ..ERHAN AFYONCU
21. SOKOLLU ...RADOVAN SAMARCIC
22. OSM.İMP.TARİHİ...A.CEVDET PAŞA
23. OSM.GERÇEĞİ..ERDOĞAN AYDIN
24. FATİH VE FETİH..ERDOĞAN AYDIN
25.KADINLAR SALTANATI..A.REFİK ALTINAY
26.DOĞU'YA BAKIŞ..GERALD MACLEAN
27.AT SIRTINDA ANADOLU..FREDERIC BURNABY
28.ABDÜLMECİD..HIFZI TOPUZ
29.ŞAH SULTAN ..İSKENDER PALA
30.FLORANSA BÜYÜCÜSÜ..S.RUSHDIE
31.TARİHİMİZLE YÜZLEŞMEK..EMRE KONGAR
32.PARİS'TE BİR OSM.SEFİRİ..ŞEVKET RADO
33.TARİHİN SAKLANAN YÜZÜ..ÇETİN ALTAN
34.OSM.İMP.'DA SON 300 YIL..ALAIN PALMER
35.KONSTANTİNİYYE..PHİLİP MANSELL
36.TÜRKİYE'NİN SİYASİ İNTİHARI..CENGİZ ÖZAKINCI
37.BU VATAN BÖYLE KURTULDU..EROL MÜTERCİMLER
38.16.YÜZYILDA İSTANBUL..METİN AND
39. ERKEN MODERN OSMANLILAR.. VIRGINIA H. AKSAN-DANIEL GOFFMAN
40."POPÜLER TARİH" VE "NTV TARİH " DERGİLERİ
41.İKİNCİ ADAM..Ş.SÜREYYA AYDEMİR
42.HAYAT..AYŞE KULİN
43.DEVRİM VE DEMOKRASİ..NUMAN ESİN
44.BİR NUMARALI TANIK..KURTUL ALTUĞ
45.İHTİLALİN MANTIĞI..Ş.S.AYDEMİR
46.KUTSAL İSYAN...HASAN İZZETTİN DİNAMO
47.KUTSAL BARIŞ...HASAN İZZETTİN DİNAMO
48.ÇÖL KRALİÇESİ...JANET WALLACH
49.YÖNETMENLER,FİLMLER,ÜLKELER..A.DORSAY
50.AY HIRSIZI...SUNAY AKIN
51.ONLAR HEP ORADAYDI...SUNAY AKIN
52.KULE CANBAZI...SUNAY AKIN
53.LÜZUMSUZ BİLGİLER ANSİKLOPEDİSİ..TAMER KORUGAN
54.PRENS..NİCCOLO MACHİAVELLİ
55.İSTANBUL'DA BİR ZÜRAFA..SUNAY AKIN
56.KIZ KULESİNDEKİ KIZILDERİLİ..S.AKIN
57.AH BEYOĞLU,VAH BEYOĞLU..SALAH BİRSEL
58.İSTANBUL-PARİS..SALAH BİRSEL
59.YAVUZ'UN KÜPESİ..ERHAN AFYONCU
60.OSMANLI PADİŞAHLARININ HAYAT HİKAYELERİ...YILMAZ ÖZTUNA
61.BİZİM DİPLOMATLAR..BİLAL N.ŞİMŞİR
62.KİM VAR İMİŞ BİZ BURADA YOĞ İKEN..CEMAL KAFADAR
63.RÜZGARIN GÖLGESİ..CARLOS RUIZ ZAFON
64.MELEĞİN OYUNU..CARLOS RUIZ ZAFON
65.ORTA DOĞU..TAYYAR ARI
66.ABD-ORTA DOĞU-TÜRKİYE..HALUK GERGER
67.ORTA DOĞU.. BERNARD LEWIS
68.ON BİR CUMHURBAŞKANI ON BİR ÖYKÜ.. CÜNEYT ARCAYÜREK
69.ÖFKELİ YILLAR...ALTAN ÖYMEN
70.ATATÜRK'TEN SONRA BUGÜNLERE NASIL GELDİK ?..CÜNEYT ARCAYÜREK
71.ÇANKAYA...CÜNEYT ARCAYÜREK
72.DEMOKRASİNİN İLK YILLARI..C.ARCAYÜREK
73.YENİ İKTİDAR,YENİ DÖNEM..C.ARCAYÜREK
74.BİR İKTİDAR,BİR İHTİLAL..C.ARCAYÜREK
75.NEREDEYSE BİR BALİNA..STEVE JONES
76.MOSSAD GİZLİ TARİHİ...GORDON THOMAS
77.BARIŞA SON VEREN BARIŞ...DAVID FROMKIN
78.SULARIN GETİRDİĞİ PADİŞAH..CAHİT ÜLKÜ
79.TANK SESİYLE UYANMAK..HASAN CEMAL
80.BİR MANİNİZ YOKSA.. ...AYFER TUNÇ
81.ALATURKAFRANKA..ERCAN ÇİTLİOĞLU
82.SUÇUMUZ MÜKEMMEL OLMAK..S.DUMAN
83.DARBE...STEPHEN KINZER
84.ÖZAL HİKAYESİ..HASAN CEMAL
85.TURGUT NEREDEN KOŞUYOR ? ..E.ÇÖLAŞAN
86.YEDİ TEPE ANADOLU...ALİ CANİP OLGUNLU
87."K", "DERBEDER BİR KAHİN"...CANSU YILMAZÇELİK
88.LATİFE HANIM...İPEK ÇALIŞLAR
89."K",YIKIK BİR SARAYDIR DÜNYA..PERİHAN ÖZCAN
90.BEYAZ PERDEDE KIRMIZI FİLMLER.. ATİLLA DORSAY
91.TEK ADAM..Ş.SÜREYYA AYDEMİR
92.DAHİLER VE AŞKLARI...ÖZCAN ERDOĞAN
93.HAYATIM KİTAP..YAŞAR AKSOY
94.BOĞAZİÇİ ŞINGIR MINGIR..SALAH BİRSEL
95.BİR EKONOMİK TETİKÇİNİN İTİRAFLARI...JOHN PERKİNS
96.CUMHURİYET TARİHİ YALANLARI 1. VE 2. CİLT...SİNAN MEYDAN
97. KOMPLO TEORİLERİ..EROL MÜTERCİMLER
98.ÖNCE KADINLAR VE ÇOCUKLAR..SUNAY AKIN
99.BİR ÇİFT AYAKKABI..SUNAY AKIN
100. BENİM CUMHURİYET'İM..EMİNE UŞAKLIGİL
101.DARAĞACINDA ÜÇ FİDAN..NİHAT BEHRAM
102.NEREYE..CAN DÜNDAR
103.İSTANBUL'DAN SAYFALAR..İLBER ORTAYLI
104.BİZİM İZMİRİMİZ..MELİH GÜRSOY
105.GİZLENEN TARİH..BRİAN HAUGHTON
106.BERGAMA DÜŞLERİMİN ŞEHRİ,İZMİR SEVDAM..SELAHATTİN TURAL
107.GÖLGEDEKİLER..CAN DÜNDAR
108.KIRMIZI BİSİKLET..CAN DÜNDAR
109.YAKAMDAKİ YÜZLER..CAN DÜNDAR
110.GEÇMİŞ AYRINTIDA SAKLIDIR..CEMİL KOÇAK